Sorumluluk ve Erdem İlişkisi
Sorumluluk ve Erdem İlişkisi
Sorumluluk, insanın sadece eylemlerinden değil, eylemsizliğinden de mesul olduğunu bilmesiyle başlar. Erdem ise bu sorumluluğun, ahlakla, faziletle ve içsel bir yüksek bilinçle taşınması hâlidir. Yani erdem, sorumluluğun gönüllü biçimde yüceltilmiş hâlidir. İnsan, yalnızca yapmak zorunda olduğu şeyleri yaptığı için değil, doğru olanı yapmayı arzuladığı için erdemli olur.
Sorumluluk, çoğu zaman dış dünyaya yöneliktir: aileye, işe, topluma, doğaya… Erdem ise iç dünyanın bir yansımasıdır: vicdanın sesi, kalbin terazisi, ruhun pusulasıdır. Bu iki kavram birleştiğinde ortaya hakiki bir insanlık duruşu çıkar. Sorumluluğunu bilen ama bunu sadece zorunluluktan değil, iyi olmayı seçtiği için taşıyan insan, işte gerçek anlamda erdemli insandır.
Bir öğretmen öğrencisine karşı sorumludur, ama onun sadece notlarını değil, karakterini de önemseyerek davranıyorsa; bir doktor hastasına reçete yazmanın ötesinde şefkatle dokunuyorsa; bir esnaf müşterisini kandırmak yerine adaletli bir alışverişin huzurunu önemsiyorsa… işte orada sorumluluk erdemle buluşmuş demektir.
Erdem, başkası görmeden de doğru olanı yapabilmektir. Sorumluluk, başkaları için yapılır; ama erdem, başkaları olsa da olmasa da içsel bir sadakatle yaşanır. Bu yüzden erdemli olmak, yalnızca kurallara uymakla değil, kuralsız anlarda da adil ve vicdanlı kalabilmekle mümkündür.
Toplumun bütünleşebilmesi, bireyin yalnızca yükümlülüklerini değil, bu yükümlülükleri onurla yerine getirme iradesini taşımasıyla mümkündür. Bu irade, sadece dış baskı ile değil, içten gelen bir “iyi olma” arzusu ile şekillenir. Bu arzunun adı ise erdemdir.
Günümüz Dünyasında Sorumluluktan Kaçışın Sonuçları
Modern dünya, bireyi özgürleştirirken aynı zamanda onu yalnızlaştırmış, haklara vurgu yaparken görevleri gölgede bırakmıştır. Artık insanlar kendilerine düşen sorumlulukları değil, onlara ne verileceğini daha çok konuşur hâle gelmiştir. Oysa hak, ancak görevle; özgürlük, ancak sorumlulukla anlam kazanır. Günümüzde bu denge kayboldukça, bireysel konfor toplumsal çözülmeye zemin hazırlamaktadır.
Sorumluluktan kaçan birey, kısa vadede rahatlar; ama uzun vadede toplumun omurgasını çatlatır. Evinde sorumluluk almayan genç, iş yaşamında da yük taşıyamaz. Kendi hatalarının sonuçlarını başkasına yükleyen kişi, başkasının başarısını da sahiplenme eğilimi gösterir. Sonunda herkesin bir diğerini suçladığı, kimsenin kendini sorgulamadığı bir kaos ortamı oluşur.
Sosyal medyada herkesin fikir beyan ettiği ama kimsenin bir konuda derinlemesine çalışmadığı; çevre duyarlılığı sloganlara indirgenip bireysel davranışa yansımadığı; toplumsal adalet istenirken bireysel çıkarlar öne çıkarıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bu durum, sorumluluktan kaçışın hem zihinsel hem ahlaki sonuçlarını beraberinde getiriyor. Çünkü sorumluluktan kaçış, zamanla kişisel gelişimi durdurur; bireyi bencilleştirir, toplumu parçalar, gelecek nesilleri bilinçsiz ve yönsüz bırakır.
Günümüzün eğitim sisteminde başarının notla ölçülmesi, ahlaki değerlere gereken önemin verilmemesi; ailede çocuklara sınırsız özgürlük tanınırken sınır çizilmemesi; medya aracılığıyla kolay yoldan üne kavuşan modellerin öne çıkarılması… tümü sorumluluktan kaçan ama hak iddia eden bir insan profili oluşturuyor.
Ancak unutmamalıyız ki; hiçbir toplum, sadece özgürlük talepleriyle ayakta kalmaz. Sorumluluk taşımayan ellerin kurduğu gelecek, çatlak bir zemine inşa edilmiş binaya benzer: ilk sarsıntıda yıkılır.