Güven: Toplumun En Büyük Sermayesidir

Bir ülkenin altın rezervleri azalabilir, ekonomik krizler yaşanabilir, doğal kaynakları sınırlı olabilir. Bütün bunlar zamanla yeniden kazanılabilir. Ancak bir toplum güvenini kaybettiğinde, onu yeniden inşa etmek yıllar, hatta nesiller sürebilir. Çünkü güven, satın alınabilen bir servet değil; doğruluk, adalet ve ahlak üzerine zamanla oluşan görünmez bir sermayedir.

İnsan hayatı güven üzerine kuruludur. Sabah evden çıkan bir insan, bindiği aracın güvenli olduğuna, satın aldığı ekmeğin sağlıklı üretildiğine, doktora gittiğinde doğru tedaviyi göreceğine, bankaya yatırdığı parasının korunacağına, mahkemeye başvurduğunda hakkının değerlendirileceğine inanır. Günlük hayatın en sıradan görünen davranışlarının arkasında bile görünmeyen bir güven ağı vardır.

Güvenin güçlü olduğu toplumlarda insanlar enerjilerini birbirlerinden korunmaya değil, birlikte üretmeye harcarlar. Ticaret kolaylaşır, yatırımlar artar, bilim gelişir, eğitim güçlenir ve sosyal dayanışma yaygınlaşır. Çünkü insanlar bilir ki emeklerinin karşılığını alabilecekleri bir düzen vardır.

Güvenin kaybolduğu toplumlarda ise tam tersi yaşanır. Yazılı sözleşmeler çoğalır ama verilen sözün değeri azalır. Denetimler artar ama dürüstlük zayıflar. İnsanlar birbirine şüpheyle yaklaşır; iş yapmak zorlaşır, maliyetler yükselir, huzursuzluk artar. Böyle bir ortamda yalnız ekonomi değil, sosyal hayat da zarar görür.

Güven, tek bir kurumun sağlayabileceği bir değer değildir. Devlet, hukuk sistemi, eğitim kurumları, aile, iş dünyası ve bireyler; herkes bu sermayenin oluşmasında pay sahibidir. Bir öğretmenin adil davranması, bir esnafın müşterisini aldatmaması, bir işverenin emeğin hakkını vermesi, bir yöneticinin emanete sadık kalması ve bir vatandaşın toplumsal kurallara uyması, güvenin tuğlalarını tek tek yerine koyar.

Toplumun güveni küçük davranışlarla güçlenir, yine küçük ihlallerle zayıflar. Bir yalan sadece iki kişi arasındaki ilişkiyi bozmaz; dürüstlüğe olan inancı da biraz daha aşındırır. Bir haksız kazanç yalnızca sahibini ilgilendirmez; emeğin değerine duyulan saygıyı da azaltır. Güven, büyük olaylardan çok, günlük hayatın içindeki sayısız davranışla şekillenir.

Ekonomistler “sermaye” denildiğinde çoğu zaman para, fabrika veya yatırım araçlarını düşünür. Oysa bunların verimli olabilmesi için önce güven gerekir. İnsanlar geleceğe güvenmiyorsa yatırım yapmaz; hukuk düzenine güvenmiyorsa üretimden kaçınır; birbirine güvenmiyorsa ortaklık kurmaz. Bu nedenle güven, ekonomik sermayenin de temelidir.

Tarih boyunca uzun ömürlü toplumların ortak özelliklerinden biri, güven duygusunu koruyabilmeleridir. İnsanlar yöneticilerine, kurumlarına ve birbirlerine belirli bir güven besledikleri sürece farklı düşünceler, ekonomik zorluklar veya dönemsel krizler aşılabilir. Fakat güven çöktüğünde, en güçlü görünen yapılar bile içeriden çözülmeye başlar.

Toplumsal diriliş yalnızca yollar, köprüler ve binalar yapmakla gerçekleşmez. Asıl inşa edilmesi gereken, insanların birbirine duyduğu güvendir. Çünkü güvenin olduğu yerde iş birliği vardır; iş birliğinin olduğu yerde üretim vardır; üretimin olduğu yerde refah vardır; refahın olduğu yerde huzur vardır.

Güven, kendiliğinden ortaya çıkmaz. Doğrulukla büyür, adaletle güçlenir, ahlakla korunur ve sorumlulukla nesilden nesile aktarılır. Bir toplumun en değerli hazinesi yer altındaki madenleri değil, insanların birbirine duyduğu güvendir.

Çünkü güvenin olmadığı yerde zenginlik korkuya, bilginin değeri şüpheye, gücün anlamı ise baskıya dönüşebilir. Güvenin olduğu yerde ise insanlar yalnız bugünü değil, geleceği de birlikte inşa ederler.