Söyleyecek Sözü Olan Konuşur: Boş Konuşmanın Psikolojisi ve Bilgeliği

“Bilge insanlar konuşurlar çünkü söyleyecek bir şeyleri vardır; aptal insanlar konuşurlar çünkü bir şeyler söylemek zorundadırlar.”

Bu söz çoğu zaman Platon’a veya Sokrates’e atfedilse de eserlerinde güvenilir biçimde bulunmaz. Yine de temel soruyu gündeme getirir: İnsan neden konuşur ve konuşmanın değeri nedir?

Konuşmak, yalnızca kelimeleri sıralamak değildir; insanın bilgisini, düşüncesini ve yanılgılarını ortaya koyar. Bu yüzden konuşma biçimi, karakter hakkında çok şey anlatır.

Çok konuşmak, çok bilmek değildir

Çok konuşan kişi her zaman bilgili veya güçlü değildir. Gerçekten bilen insan, neyi bilip bilmediğini ayırt eder; gerektiğinde “Bilmiyorum” diyebilir.

Boş konuşan kişi ise konuşmayı amaç haline getirir. Sessizlikten rahatsız olur, konu bir yere varmasa da konuşmayı sürdürür. Bunun altında önemsenme, kabul görme veya sessizliğe tahammül edememe ihtiyacı bulunabilir.

Bilgelik yalnızca konuşmak değil, ne zaman susulacağını bilmektir. Her düşünce söylenmek, her bilgi aktarılmak veya her tartışmaya cevap verilmek zorunda değildir. İnsan aklına gelen her düşüncenin doğru olmadığını bilmeli; düşünmekle dile getirmek arasındaki mesafeyi koruyabilmelidir.

Sözün değerini korumak

Sürekli konuşan kişinin doğru sözleri de zamanla önemini yitirebilir. Her konuda kesin hüküm veren insanların anlamlı sözleri bile yeterince dikkate alınmayabilir. Buna karşılık az konuşan, fakat düşündüğü zaman yerinde cümleler kuran kişinin sözleri daha ağır gelir.

Mesele az konuşmak değil, gerektiğinde konuşabilmektir. Bazen uzun bir konuşma boş olabilir; bazen tek bir cümle insanın düşüncesini değiştirebilir.

Ancak sessizlik de tek başına bilgelik değildir. İnsan neden konuştuğuna veya sustuğuna bakmalıdır. Bilgi paylaşmak, bir problemi çözmek, karşısındakini anlamak ve gerçeği araştırmak için konuşmak anlamlıdır. Kendini göstermek, üstün görünmek veya tartışmayı kazanmak için konuşmak ise çoğu zaman verimsizdir.

Tartışmak ve öğrenmek

İnsanlar çoğu zaman anlamak için değil, haklı çıkmak için konuşur. Karşısındakini dinlemek yerine cevap hazırlamak, düşünceyi eleştirmek yerine kişiyi küçümsemek konuşmayı mücadeleye dönüştürür.

Oysa gerçek bir konuşmada insan karşısındakinden bir şey öğrenmeye açık olmalıdır. “Ben zaten biliyorum” diyen kişi öğrenme kapısını kapatır; “Acaba benim görmediğim bir şey var mı?” diyen kişi düşünmeye devam eder.

Sosyal medya bu gürültüyü artırmıştır. Her olay hakkında yorum yapılması, her habere tepki verilmesi ve bilinmeyen konularda kesin hükümler verilmesi beklenir. Dikkat çeken veya öfkelendiren sözler daha çok görünür olur. Böylece en doğru söz değil, en fazla tepki çeken söz öne çıkar. Bu ortamda susabilmek daha da değerli hale gelir.

“Bilmiyorum” diyebilmek

Boş konuşmanın karşısındaki en güçlü ifadelerden biri “Bilmiyorum” demektir. Bu söz, kişinin bilgi sınırlarını kabul etmesini gerektirir. Bilmediği halde konuşmak kolay; sınırını kabul etmek zordur.

İnsan bilmediğini kabul ederse araştırabilir, yanıldığını kabul ederse düzelebilir, eksikliğini kabul ederse öğrenebilir. Kendini her konuda yeterli gören kişi ise gelişme ihtiyacını fark etmez.

Anlamlı iletişimde dinlemek de konuşmak kadar önemlidir. Karşısındakinin sözünü bitirmesine izin vermek, gerçekten dinlemek, cevap vermeden önce düşünmek ve gerektiğinde fikrini değiştirmek iletişimin temelidir. Amaç karşı tarafı yenmek değil, konuyu anlamaktır.

Sonuç

İyi konuşmak çok konuşmak değil; doğru zamanda, doğru şeyi, gerektiği kadar söyleyebilmektir. İnsan neden sürekli konuştuğunu sorgulamalıdır: Dikkat çekmek, önemsenmek, yalnızlıktan kaçmak veya düşüncelerini düzenlemek için mi?

Sorun konuşmak değil, konuşmanın alışkanlık ve gürültüye dönüşmesidir. Haksızlık, yanlış bilgi veya sevgi karşısında konuşmak gerekir. Fakat her düşünceyi söylemek, her tartışmaya katılmak ve her sessizliği doldurmak zorunlu değildir.

Belki de konuşmadan önce şu üç soru yeterlidir:

Söylediğim şey doğru mu?

Gerekli mi?

Bir anlam taşıyor mu?

Cevap veremiyorsak susmak; söyleyecek anlamlı bir sözümüz varsa konuşmak en doğru davranış olabilir.

Cehalette Tehlikeli Derinlik Biliyorum Zannetmek

Cehalette Derinlik: Bilmeyen, Bilmediğini Bilen ve Bildiğini Zanneden

Cehalet çoğu zaman yalnızca “bilmemek” olarak anlaşılır. Oysa insanın bilmediği şeyler kadar, bilmediğini bilip bilmemesi de önemlidir. Çünkü herkes bir şeyleri bilmez; asıl fark, kişinin kendi bilgisinin sınırlarını fark edip etmemesinde ortaya çıkar.

Bu açıdan bakıldığında üç farklı insan tipiyle karşılaşırız:

Bilmeyen, bilmediğini bilen ve biliyorum zanneden.

1. Bilmeyen

Bilmeyen insanın elinde bilgi yoktur. Fakat bu durum tek başına büyük bir sorun değildir. Çünkü bilmediğini fark eden insan, öğrenmeye açıktır.

“Bilmiyorum” diyebilmek, cehaletin sonu değil; çoğu zaman bilginin başlangıcıdır.

Bilmeyen insan soru sorabilir, araştırabilir, dinleyebilir ve düşüncesini değiştirebilir. Bilgisizliği geçici olabilir. Bugün bilmediğini yarın öğrenebilir.

Bu nedenle bilmemek, cehaletin en tehlikeli biçimi değildir.

2. Bilmediğini bilen

Bu kişi bir adım daha ileridedir. Kendi bilgisinin sınırlarını görür.

Bir konu hakkında konuşurken “Bu konuda yeterince bilgim yok” diyebilir. Emin olmadığı yerde kesin hükümler vermekten kaçınır. Yeni bir bilgiyle karşılaştığında onu hemen reddetmek yerine değerlendirmeye çalışır.

Böyle bir insanın en önemli özelliği, zihninde boşluklar bulunduğunu kabul etmesidir.

Çünkü öğrenmenin önündeki en büyük engel bilgisizlik değil, bilgisizliğin farkında olmamaktır.

Bilmediğini bilen insan, cehaletinin farkındadır. Bu yüzden cehaletinin içinde kalmak zorunda değildir.

3. Biliyorum zanneden

Asıl derin cehalet burada başlar.

Biliyorum zanneden insan, aslında bilmediği bir konuda kendisini bilgili kabul eder. Üstelik çoğu zaman bunu fark etmez.

Yanlış bir bilgiye sahip olabilir; fakat onu doğru kabul eder. Eksik bilgiyle kesin sonuçlara ulaşabilir. Karşısındaki daha bilgili bir insanın söylediklerini, kendi düşüncesine uymadığı için reddedebilir.

Buradaki problem yalnızca yanlış bilmek değildir.

Daha büyük problem, kişinin yanlış bildiğini fark edememesidir.

Çünkü bilmeyen insanın önünde öğrenme ihtimali vardır. Fakat bildiğini zanneden insan, öğrenmesi gereken yerde kendisini zaten yeterince bilgili görür.

Cehaletin derinliği

Bu üç insanı bir merdivenin basamakları gibi düşünürsek ilginç bir sonuç ortaya çıkar:

Bilmeyen: “Bilmiyorum.”

Bilmediğini bilen: “Bilmiyorum ama öğrenebilirim.”

Bildiğini zanneden: “Biliyorum, dolayısıyla öğrenmeme gerek yok.”

İlk iki durumda zihnin gelişme ihtimali vardır. Üçüncü durumda ise insan kendi zihninin kapısını içeriden kilitlemiş olabilir.

Bu yüzden cehaletin ölçüsü yalnızca ne kadar az bildiğimiz değildir. Daha önemlisi, ne kadar bildiğimizi sandığımızla gerçekten bildiklerimiz arasındaki farktır.

İnsan çok az şey bilip bunun farkında olabilir. Bu durumda cehaleti yüzeyseldir ve öğrenmeyle aşılabilir.

Fakat çok az şey bilmesine rağmen çok şey bildiğine inanıyorsa, cehaleti daha derindir.

Belki de insanın kendisine sorabileceği en değerli sorulardan biri şudur:

“Gerçekten biliyor muyum, yoksa yalnızca bildiğimi mi sanıyorum?”

Bu soru, insanı küçültmez. Tam tersine düşüncenin gelişmesi için alan açar.

Çünkü gerçek bilgi çoğu zaman “Her şeyi biliyorum” cümlesiyle değil, “Burada yanılıyor olabilirim” diyebilme cesaretiyle başlar.

Ve belki cehaletin en derin noktası, insanın bilmediği yerde susması değil; bilmediği halde bildiğine kesin olarak inanmasıdır.