TOPLUMSAL ÖZGÜVEN VE BİRLİKTE YAŞAMAYI HAZMEDEBİLMEK
Toplum dediğimiz şey, sadece bir araya gelmiş bireylerin toplamı değildir. Toplum, aynı zamanda ortak bir belleğe, ortak bir hissiyata ve ortak bir geleceğe inanan bireylerin oluşturduğu manevi bir bütündür. Ancak bu bütünlük, kendi içinde sağlam bir özgüven inşa edebilmiş bireylerle mümkün olur. Çünkü özgüveni gelişmemiş bir bireyin, başkasının varlığına tahammül göstermesi; farklı olanı kabul etmesi, hatta kendinden farklı olanla bir arada yaşaması, çoğu zaman içsel çatışmalarla boğulur.
Toplumsal Özgüven Nedir?
Toplumsal özgüven, bir milletin kendi değerlerine, tarihine, kültürüne ve potansiyeline olan inancıdır. Bireysel özgüvenle başlar ama onun çok daha ötesinde, ortak aklın, ortak duygunun ve ortak hedefin güveniyle perçinlenir. Bu güven, hem içerideki bireylerin birbirine duyduğu saygıyla hem de dışarıya karşı gösterdiği duruşla kendini belli eder. Özgüvenli bir toplum, eleştiriden korkmaz; özeleştiri yapabilir. Farklılıklardan ürkmez, zenginlik sayar. Kendi rengini korurken başkasının renginde boğulmaz.
Birlikte Yaşamayı Hazmedebilmek
Birlikte yaşamak, aynı sokakta yürümekten ibaret değildir. Aynı şehirde nefes almakla değil, aynı duyguda buluşabilmekle başlar. Birlikte yaşamayı hazmedebilmek, ötekinin de bu hayatta bir yeri olduğunu kabul etmek, farklı seslerin bir senfoni oluşturabileceğine inanmak demektir. Bu ise ancak iç huzurla ve özgüvenle mümkündür. İçinde kompleks barındıran bir birey, karşısındakini tehdit olarak görür. Oysa kendine güvenen biri, başkasının varlığından beslenir, ondan öğrenir ve onunla birlikte büyür.
Neden Zorlanıyoruz?
Bugün birçok toplumda, hatta aynı milletin fertleri arasında bile birlikte yaşamayı zorlaştıran bir gerilim mevcut. Kimlik savaşları, mezhep farklılıkları, ideolojik kutuplaşmalar… Bunların çoğunun temelinde, bireylerin kendini tanımakta ve kabul etmekte zorlanması yatıyor. Kendini tanıyamayan, başkasını da tanımaktan kaçar. Kendini sevemeyen, başkasını da sevemez. Bu yüzden birlikte yaşamak, sadece yasalarla ya da şehir planlarıyla değil, önce ruhsal bir olgunlaşmayla başarılabilir.
Bir Arada Yaşamanın Asaletine Uyanmak
Oysa birlikte yaşamanın kendisi, başlı başına bir erdemdir. Kırılmadan, kırmadan, öfkelenmeden, bastırmadan, tahakküm kurmadan, farklı olanla yan yana kalabilmek… Bu, çağımızın belki de en büyük imtihanıdır. Asıl medeni olan, farklılığı bastıran değil; ona yer açandır. Asıl güçlü olan, tek sesliliği dayatan değil; çok sesliliği yönetebilendir. Bu nedenle özgüvenli toplumlar, çoğulculuğu tehdit olarak görmez, zenginlik olarak sahiplenir.
Farklılıkta Birlik Mümkün mü?
Evet, mümkündür. Ama bu, kendimizle barışarak başlar. Kendi benliğine güvenen bir toplum, başkasının benliğini yok saymaz. Bu bilinçle büyüyen nesiller, korkularıyla değil, değerleriyle yaşar. Farklılıkları bölünme nedeni değil, birleşme vesilesi yapabilirsek; işte o zaman sadece birlikte yaşamayı değil, birlikte var olmayı da başarabiliriz.
Farklılıkta Birlik: Korkulardan Değil Değerlerden Doğan Bir Toplum
Evet, mümkündür. Ama bu, kendimizle barışarak başlar.
Gerçek bir toplumsal uyum, bireyin kendisiyle olan ilişkisiyle başlar. İnsan, içsel çatışmalarla doluyken dışarıda huzuru arayamaz. Kendisiyle barışamayan biri, başkasıyla da barış içinde olamaz. Çünkü başkalarını olduğu gibi kabul etmek, önce kendini tüm zaafları ve meziyetleriyle kabul etmekten geçer. İçsel bir barış sağlanmadan, dışarıda inşa edilen her düzen, temeli sarsılmış bir bina gibidir; en ufak sarsıntıda yıkılmaya meyillidir.
Kendi benliğine güvenen bir toplum, başkasının benliğini yok saymaz.
Toplumsal özgüven, yalnızca üstünlük duygusundan ya da tarihe övgüden ibaret değildir. Asıl özgüven, ötekine saygı duyabilecek kadar güçlü olabilmektir. Başkalarının fikirlerini bastırmak yerine onları dinleyebilen, farklı yaşam tarzlarına hoşgörü gösterebilen, kendi inançlarını dayatmadan da kendi kimliğini koruyabilen bir toplum; gerçek anlamda olgunlaşmış bir toplumdur. Böyle bir toplum, benliğini inşa ederken başkasının benliğine duvar değil, pencere açar. Bu da karşılıklı anlayışın temelini oluşturur.
Bu bilinçle büyüyen nesiller, korkularıyla değil, değerleriyle yaşar.
Korku, insanı savunmacı ve saldırgan kılar. Oysa değer, insanı inşa eder. Özgüvenli bireyler, korkularından beslenmez; değerlerinden güç alır. Bu nedenle eğitim sisteminden aile yapısına, medyadan sosyal politikalara kadar her alanda, bireylerin korkularını beslemek yerine değerlerini yükselten bir anlayış benimsenmelidir. Çünkü korkularla büyüyen birey, öfke ve şüpheyle bakar dünyaya; ama değerlerle büyüyen birey, empati ve umutla yaklaşır başkasına.
Farklılıkları bölünme nedeni değil, birleşme vesilesi yapabilirsek; işte o zaman sadece birlikte yaşamayı değil, birlikte var olmayı da başarabiliriz.
Asıl hedef yalnızca yan yana yaşamak değil, birlikte bir anlam taşıyabilmektir. Bunun yolu da farklılıkları ayrılık nedeni olarak görmekten değil, onları bir arada varoluşun doğal ve gerekli parçaları olarak kabul etmekten geçer. İnsanlık tarihi, bunu başardığı zamanlarda gelişmiş; başaramadığı zamanlarda ise çatışmalara, savaşlara ve iç hesaplaşmalara sürüklenmiştir. O hâlde bugünün sorumluluğu, sadece birlikte yaşamak değil; birlikte üretmek, birlikte hissetmek ve birlikte ilerlemektir.
Birlikte yaşamak, sadece aynı sokakta oturmak, aynı dili konuşmak ya da aynı bayrağı paylaşmak değildir. Birlikte yaşamak; birbirine kulak verebilmek, birbirini anlamaya çalışmak ve her şeyden önemlisi, birlikte insan kalabilmektir. Kendimizi anlayarak başlarsak, başkasını anlamak daha kolay olur. İşte o zaman farklılık, tehdit değil; zenginliktir.