Kaçmak mı Hissetmek mi?
İnsan zihni zorlayıcı bir duygu ortaya çıktığında otomatik olarak iki seçenek üretir: kaçmak ya da hissetmek. Çoğu zaman kaçış daha güvenli, daha hızlı ve daha tanıdık gelir. Dikkatini dağıtmak, meşgul olmak, bastırmak, görmezden gelmek ya da rasyonelleştirmek… Bunların hepsi duygudan uzaklaşmanın farklı yollarıdır. Kısa vadede rahatlatır gibi görünür ama uzun vadede duygusal yükü artırır.
Kaçmak, duygunun geçmesini sağlamaz; sadece erteler. Hissetmekten kaçılan her duygu zihinde birikir ve genellikle beklenmedik anlarda daha yoğun biçimde geri döner. Bu yüzden bazı insanlar nedenini tam olarak anlayamadıkları ani öfke patlamaları, yoğun kaygı ya da sebepsiz bir boşluk hissi yaşar. Duygu yaşanmamıştır, sadece depolanmıştır.
Hissetmek ise sanıldığı gibi duygunun içinde kaybolmak değildir. Hissetmek, duygunun bedende ve zihinde yarattığı etkileri fark etmek ve onlara bir süre alan tanımaktır. Bu, pasif bir teslimiyet değil; bilinçli bir temas hâlidir. Duyguyu bastırmadan ama onunla özdeşleşmeden kalabilmeyi gerektirir.
Kaçış alışkanlığı genellikle erken dönem deneyimlerle öğrenilir. Duyguların hoş karşılanmadığı, hızla susturulduğu ya da görmezden gelindiği ortamlarda büyüyen kişiler için hissetmek riskli bir şey gibi kodlanır. Zihin, güvenlik için kaçışı seçer. Ancak yetişkinlikte bu strateji işlevini yitirir ve kişiyi içten içe yorar.
Hissetmeyi seçmek ilk başta zorlayıcıdır. Çünkü duygulara uzun süredir izin verilmemiştir. Ancak her küçük temas sinir sistemine yeni bir deneyim sunar. Kişi şunu öğrenir: “Bu duygu rahatsız edici ama beni yok etmiyor.” Bu farkındalık, duygusal dayanıklılığın temelini oluşturur.
Kaçmak geçici bir rahatlama sağlar. Hissetmek ise kalıcı bir düzenleme getirir. Zamanla duygular daha az tehdit gibi algılanır, daha hızlı geçer ve daha az bedensel yük bırakır. İnsan hissettikçe değil, hissetmekten kaçtıkça yorulur.
Duygusal olgunluk, duygusuzluk değildir. Duygularla temas edebilme cesaretidir. Kaçmak refleks, hissetmek ise öğrenilen bir beceridir. Ve bu beceri geliştirildikçe insan, kendisiyle daha sağlam bir ilişki kurar.